İrfan Ermiş’in Ardından…

Ortaokul ikinci sınıftaydım. Bir sene önceki yaz tatilinde Hürbakış Gazetesi’nde çalışmıştım, hatta imzalı haberlerim bile yayımlanmıştı. O yaz da gazetede çalışmak için Silivri’de devrin küçük ölçekli  Bab-ı Ali’si sayılan Mis Sokak’taki Özdal Pasajı’na gittim. Hürbakış bürosunun tam karşısındaydı Trakya Ekspres’in bürosu. Kapıdan içeri daldım, “Beni işe alın,” dedim. “Otur bakayım, sen ne iş yaparsın?” diye sordu, “Muhabirim,” dedim. “Söyle bakalım Belediye Başkanı’nın adı ne?” diye sordu, “Selami Değirmenci” dedim. “Yarın gel başla!” dedi. 

O gün hayatım değişti. 

İrfan Ermiş benim gazetecilik hayatımın en önemli kısımlarında yer etmiş bir insandı. Ondan çok şey öğrendim. Sadece gazeteciliği değil, hatta doğruyu söylemek gerekirse, en az gazeteciliği öğrendim ondan. Bana gazeteciliği öğretenler Ahmet Hakan, Tülay Kaynarca, Ahmet Korkmaz ve Refik Bek’tir. Ama hayata dair, insanlara dair, kadınlara dair, ekonomiye dair, hayatta kalma sanatına dair, yalan söylemeye dair, kurnazlığa dair, siyasete dair, iş disiplinine dair, insanlığa dair çok şey öğrendim. 

Yıllarca bir gün dahi aksamayan, değişmeyen günlük rutinimizdi. Ne bir izin, ne bir tatil günü bilmeden her sabah erkenden ofiste buluşur, kahvaltı bile etmeden arabasına atlar yola düşerdik. Beldeleri, köyleri kapı kapı gezer, insanlarla çay çorba içer, sohbet ederdik. Her öğleden sonra ofise döndüğümüzde fotoğraf makinalarımız, not defterlerimiz haber dolu olurdu. “Habere çıkmak”tı zaten yaptığımız işin bizim jargonumuzdaki ismi. Balığa çıkmak gibi, akşam dönüşte oltalar boş olursa açız. Sonra ben daktilonun başına geçer haberleri yazardım, İrfan Abi ofistekilerden birilerini gönderip Foto Hüseyin’de (borcumuz varsa ve ödeyemediysek başka fotoğrafçıda) tab ettirdiği negatifleri seçer, hepsini bir zarfa koyar, “merkeze” götürür ya da gönderirdi. Ertesi sabah yeniden, bir gün öncesinin haberlerinin olduğu balya balya gazeteyi bagaja atar kısmetimizi aramaya çıkardık.

Bir gün arabasıyla dağ bayır gezerken Allah’ın sahilini gasp edip kaçak tesis kuran birisinin haberini yaptık. Adam bize saldırdı, “Ülkücü mafya dayım var!” dedi, sallamadık. Ertesi gün ofisin telefonu çaldı, tanımadığımız sert bir ses bizi görüşmeye çağırdı, “Ya haberdir, biri basına açıklama yapacak ya da reklamdır, yaşadık!” diyerek gittik verdiği adrese. Siyah takım elbiseli, tesbihli herifler bizi ortalarına aldı. İrfan Abi’ye diyorlar ki, “Biz sizi araştırdık, sağda solda ülkücüyüz diyormuşsunuz.” Ben “Yok abi estağfurullah, ben komünistim” diyeceğim ama bu sefer ya İrfan Abi’yi tek dövecekler ya da onu bırakıp beni dövecekler. İki türlü de olmaz. Mecbur ben de üstlendim ülkücülüğü, beraber bir araba dayak yedik. 

Bir kış akşamı hava kararmış, Büyükçekmece’den Silivri’ye dönüyoruz. E-5 üzerinde otostop yapan genç bir adamı arabaya aldık. “Hayırdır yolculuk nereye?” demeden adam dayadı İrfan Abi’nin kafasına silahı, “Çek kenara!” dedi. Selimpaşa Jandarma’ya gelmeden yan yola girdi İrfan Abi, o zaman E-5’in aydınlatması yeterli değil, yol zifiri karanlık. Adam tekrar “Çek kenara!” demeye kalmadı, kırdı arabayı Jandarma nizamiyesinden içeri. Işıklar tüfekler tepemizde, “Eller yukarı! İnin aşağı!” diye bağırıyor bir asker. Biz arabadan indik, gazeteci olduğumuzu söylerken paketlediler arkadakini. 

Samsun seyahatimiz efsanedir. Bir yaz ikimiz atladık Silivri’den arabaya, geze geze İrfan Abi’nin köyüne gittik. Rahmetli anasının babasının ellerini öptük, bir gece köyde damda yattık, ertesi gün Samsun merkeze indik, o gece de kalıp ertesi gün döneceğiz. Sahibi tanıdık diye bir otele götürdü bizi, birer oda tuttuk, odaya çıkarken resepsiyondaki adam “Gece battaniye lazım mı?” diye sordu, İrfan Abi “İyi olur valla, gece üşürüm” dedi, ben “Yaz vakti ne battaniyesi anasını satayım!” diye söylene söylene devam ettim. Odalara yerleştik, pijamalarımızı giydik yatacağız, kapım çaldı. Açtım, İrfan Abi soluk soluğa içeri daldı. “Kaan benim odaya bir kadın geldi, Türkçe de bilmiyor” Resepsiyonu aradık ve anladık ki otelde odaya Nataşa servisinin kod adı “battaniye” imiş. 

Üç dört gazetede -ki en uzun sürelisi rahmetli Sinan Ağabey’in sahibi olduğu Trakya Ekspres idi- çalıştıktan sonra hepsinden patronlarla alacak verecek yüzünden (her zaman gerçekten de patronlar alacaklı olurdu, çünkü İrfan Abi merkezin payını ödemeyi pek sevmezdi.) papaz olduğumuz için kovulunca canımıza tak etti. “Kendi gazetemizi çıkaramaz mıyız?” diye sordu İrfan Abi bir gün. Ve gerçekten yoktan, inanın abartmıyorum, sıfırdan bir gazete var etti. Sadece hatırını, güler yüzünü, tatlı dilini kullanarak ofis tuttu, içini dayadı döşedi, matbaasını buldu, bize de “Alın size gazete, oturun yazın!” dedi. O gün Yörünge doğdu. Ahmet, Eren, ben sıvadık kolları. Birimiz haber yazdı, birimiz sayfa yaptı. Henüz daha ilkokula giden Alparslan’ın, kundaktaki Elif’in bile emeği vardır o gazetede. 

Belki her konuda vurdumduymaz bir insandı ama bir konuda çok disiplinliydi. Yörünge Gazetesi bir gün bile çıkmamazlık etmedi. Ne haftalık iken, ne günlüğe döndüğünde. Cenazesi de olsa, hasta da olsa, parası da olmasa, kağıtçı kağıt vermeyi, matbaacı gazeteyi basmayı, dağıtıcı dağıtmayı kesse bile İrfan Abi ne yaptı etti her sayısını tamı tamına gününde çıkardı.

Seçim zamanları sabahlara kadar çalışır, birkaç saat uykuyla günü geçirirdik. O zaman belde belediyeleri de açıktı, Silivri’nin 8 beldesinde en az üçer partinin adayı, Silivri merkezde en az beş partinin adayı, üstüne İl Genel Meclisi adayları, üstüne muhtar adayları derken her gün takip ettiğimiz siyasi etkinlik sayısı 30-35’i geçiyordu. Artık adayların konuşmalarını, vaatlerini ezberlemiştik. Her etkinlikte birer ikişer fotoğraf çektikten sonra ortalığı bir kolaçan ediyor, normalden farklı bir şey yoksa diğerine geçiyorduk. Gece yarısı ofise dönünce adayların partisine göre sol partili bir adaysa ben, sağ partili bir adaysa İrfan Abi ofiste sandalyenin üstüne çıkıyor, adayların konuşmalarını ezberden taklit ediyor, bir yandan da haberlerini yazıyorduk. 

Sene 2004. Hüseyin Turan, Metin Karakaş, Namık Öndeş benden kurtulmaya karar vermişler, asker kaçağı diye ihbar edip paketletmişler. Devrek’e nizamiyenin kapısına kadar o götürdü beni, elleriyle teslim etti. Döndü, ertesi günkü köşe yazısını yazdı: “Deli Kaan’ı teslim ettim.” Askerde de rahat durmadım, “Altan Koraltan” takma ismiyle Yörünge’de yazmaya devam ettim. 

Şakacıydı. Espriliydi. Gam keder nedir bilmezdi. Her koşulda, her şartta gülecek, şükredecek bir şey bulur, olaylara iyi yanından bakardı. Olmayacak iş için kendini kahretmezdi. O lanet hastalığa yakalanınca kısa bir şokun ardından hayata eskisinden de daha sıkı sarıldı. 

Aramızda en büyük şakaydı, her telefonlaşmamızda sağlık durumu ile ilgili bilgi aldıktan sonra “Yahu İrfan Abi,” derdim, “Bugüne kadar kimseye borç edip geri ödediğini görmedim. Baksana Allah’a bir can borcun var, onu bile ödememek için yıllardır kaçıp duruyorsun.” Gülerdik. 

Ey ahali! Samsun İladikli, Küpecik Köyü’nden Tekkaya’nın torunu Koca Urfan borcunu ödedi. 

Siz de ona hakkınızı helal edin!